“Dayanışma Yaşatır”

İzmir Dayanışma Gönüllüleri: Nihat Topalakcı ile söyleşi

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Akdeniz Akademisi süreli yayın organı olan PLA+FORM dergisinin son sayısında İzmir Dayanışma Gönüllüleri’nden Nihat Topalakcı ile yapılan söyleşiyi aktarıyoruz.

Salgınla beraber örgütlenmelerini tazeleyen, iş birliği ağlarını güçlendiren ve geliştirdikleri modelle bu kültürün yayılmasına, sürdürülebilirliğine önemli katkılar sağlayan İzmir Dayanışma Gönüllüleri İnisiyatifi’nden Nihat Topalakçıile görüştük.

İzmir Dayanışma Gönüllüleri’ni bir araya getirme fikri nasıl ortaya çıktı?

Dayanışma Gönüllüleri oluşumunun geçmişi, 1999 Gölcük Depremi’ne uzanıyor. Türkiye’yi sarsan o büyük yıkım haberi geldiğinde, ülkenin dört bir yanındaki duyarlı insanlar bir şeyler yapabilmek için harekete geçti. İzmir’den de önemli bir dayanışma refleksi yükseldi. Refleksi diyorum çünkü bu dayanışma, depremin sonucu olarak ortaya çıkan zor şartlara, çaresizliğe, devletin yetemediği yere yönelik bir el uzatma çabasıydı; vicdani bir hareketti. Dayanışma Gönüllüleri hareketinin temeli böylece atıldı. İzmir’den harekete geçenler, aylar boyunca bölgede kalıp yardım faaliyetlerinde bulundu. Çadır kentler kuruldu; büyük bir dayanışmayla temin edilen yardım, sağlık ve hijyen malzemeleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı. İnsanların hayata tutunabilmesi ve yaraların sarılabilmesi için herkes elinden geleni yaptı. Sonra hayat, bir şekilde normale döndü.

Covid19 pandemisine dair haberler yayılmaya, tartışılmaya başlandığında aynı duyarlılık tekrar kendini gösterdi. Kendimize ve çevremize “neler olabilir, biz neler yapabiliriz” diye sormaya başladık; çünkü siyasi yönetimin krizi aşmaya gücünün olmadığını, giderek derinleşen bir ekonomik krizin salgının yol açacağı sağlık krizine eşlik edeceğini öngördük. Salgının etkilerinin uzun süreli ve yıkıcı olabileceği düşüncesi, dayanışmayı yeniden ateşledi. Bir tartışma metni oluşturup, duyarlı insanların katılımına ve imzasına açtık. Bu metinde, süregelen kriz ortamının derinleştireceği olumsuz etkileri ancak toplumsal dayanışmayla aşabileceğimize, farklı düzlemlerde kurulan yerel dayanışma oluşumlarının birbirini güçlendirecek bir ağ etrafında birleşmesinin ivediliğine, yerel yönetimlerin bu ağın en kritik parçalarından biri olduğuna, gönüllü dayanışma hareketleriyle yerel yönetimler arasında mutlaka eş güdüm yaratılması gereğine dikkat çektik. İzmir Dayanışma Gönüllüleri İnisiyatifi böylece ortaya çıktı.

Sonrasında, “İzmir’e ve Yerel Yönetimlere Çağrımızdır” başlıklı bildiriyle duyarlı bireyleri dayanışmaya çağırdık. Çağrımıza ilk olumlu yanıt, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden geldi. Demokratik ve katılımcı bir anlayış örneği sergileyen Başkan Tunç Soyer, bir kriz masasının oluşturulmasına öncülük ettikten sonra kentte örgütlenmiş tüm dayanışma unsurlarını bu masaya katılmaya çağırdı. 2020’nin Mart ayından bu yana, yerelden doğan ve farklı alanlarda çalışan diğer dayanışma oluşumlarıyla birlikte yan yana durmaya devam ediyoruz. Böylece, krizin yıkıcı etkisi altındaki insanlara biraz olsun destek sağlamaya çalışıyoruz.

Dayanışma ruhunu siz nasıl tarif ediyorsunuz? Örgütlenme modeliniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

“Virüs bulaşıcıysa dayanışma da bulaşıcıdır. Dayanışma zor günlerin ilacı, çaresiz durumlar için çare arayışıdır” diyerek yola çıktık. Dayanışma örgütlenmeleri, yaşamsal bir tepkinin sonucudur. Üstelik sadece insanlara özgü değildir. Bu nedenle zor zamanlarda ortaya çıkıverir ve umalım ki var olmaya devam eder. Farklı düzlemlerde ortaya çıkan farklı türden dayanışma örgütlerinin sinerjik bir ilişki içinde bulunması gerektiğine inanıyoruz. Bugüne dek karşı karşıya kaldığımız durumlar ve yaşadığımız pratikler, bize bunun böyle ilerlemesi gerektiğini gösteriyor. Salgının başlangıcından bu yana geçen süre içerisinde, dayanışmanın bir tarafında mahalle meclislerinin, diğer tarafında Büyükşehir Belediyesi’nin bulunduğunu, kimi yerlerde bireysel kahramanların veya birkaç kişiden oluşan küçük girişimlerin ortaya çıktığını, diğer yanda da kadın hareketinin son derece etkin biçimde inisiyatif aldığını gördük. Örneğin, bir yandan Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu ile verimli bir iş birliği sürdürürken
diğer yandan Çamkule Mahalle Meclisi ile sıkı bir dayanışma içerisine girdik. Bisikletçilerden oluşan Bisi-Destek ekibiyle ihtiyaç sahiplerinin pazar alışverişini yaptık; İzmir Büyükşehir Belediyesi ile koordineli biçimde çalışarak binlerce insanın gıda, sağlık ve hijyen paketine ulaşmasına aracılık ettik. Bazen de tek başına yardım örgütü gibi çalışan insanlara destek olduk. İz Gazete ile birlikte, 2 Mayıs tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Halkın Bakkalı” projesi kapsamında büyük bir gıda kampanyası başlattık. Kampanyanın sonucunda yaklaşık yirmi beş bin paket dağıtıldı. Rum Ortodoks cemaati adına, İzmir Metropoliti Bartholomeos Samaras da yüzelli kişilik iftar paketiyle bize destek oldu. Salgının sıkıntılı günlerinde topluma moral verebileceği düşüncesiyle, sosyal medya kanallarımızdan canlı konserler yayınladık.

Şunu söyleyebiliriz ki dayanışma çok değişik örgütlenme şekilleri altında yaşıyor. Biz de örgütlenme biçimlerindeki zenginliğe uyum sağlayacak, esnek bir yapıyı savunuyoruz. Bütün dayanışma oluşumlarıyla yan yana ve omuz omuza durmak istiyoruz. Önceliğimizin dayanışmaya çağrı çıkarmak ve bu ruhu ateşlemek olduğunu unutmuyoruz; çünkü toplum, gerekli ve mümkün gördüğü hallerde kendi ağlarını örüyor.

Gözlemlerinize ve sahadaki tecrübenize göre, pandemiden en yoğun etkilenen kesimler hangileri oldu? Salgında geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortaya ilk çıktığında genel beklenti, salgının yaz aylarıyla birlikte sönümlenme trendine gireceği ve bu olağanüstü dönemin en fazla beş ay sonra sona ereceğiydi. Bunun doğru olmadığını hayat bize gösterdi. Sonbaharla birlikte kimi ülkeler ikinci, kimi ülkeler üçüncü dalgayı yaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, 2021 yılı da salgının etkisi altında geçecek. Bilim insanlarının yoğun çabaları ile bir çok aşı çözümleri ortaya çıkmış olsa da, henüz yaygın bir aşılama ve toplumsal bağışıklıktan çok uzağız. Öte yandan, salgın dünyada çok derin değişimleri tetikledi veya hızlandırdı. Dünya çapında, küresel işsizler ordusuna yaklaşık iki yüz milyon kişi eklendi. 2021 süresince de bu rakamın artması bekleniyor. İşin kötü tarafı, bu insanların önemli bir kısmı bir daha işlerine geri dönemeyecek veya dönebilecekleri işler artık ortadan kalkmış olacak. Zira, iş yapma biçimleri, mekânların kullanımına ait alışkanlıklar ve çalışma modelleri süratle değişiyor.

Çoğu ülke, ekonomik sebepleri öne sürerek salgınla mücadeleyi göz ardı etme yoluna girdi. Türkiye’yi de salgının kötü yönetildiği ülkeler arasında sayabiliriz. Siyasal iktidarın Sağlık Bakanlığı eliyle sürdürdüğü şeffaflıktan uzak, gerçekçi olmayan rakamlara dayalı politika, başlarda salgını yayılma aşamasında engellemektense sağlık sistemi içinde durdurmaya dayanıyordu. Bu yanlış politikanın bedelini sayısını tam olarak bilemediğimiz binlerce yurttaşı ve sağlık çalışanını kaybederek ödemeye devam ediyoruz. Öte yandan, salgının etkilerinin nasıl da sınıfsal karakterli olduğunu bu süreçte apaçık biçimde gördük. Kaybedilen hayatlar, büyük ölçüde çalışan sınıflara, emekçi insanlara, yoksullara ve bakıma muhtaç bırakılanlara ait. İnsanlar işsiz kalıp derin yoksulluğa sürüklenmekle yaşamlarını kaybetmek arasında ikileme zorlanıyor. Gerçekler ortada duruyor; uzmanlara göre, salgının başlangıcından bu yana Türkiye’deki işsiz sayısı 12 milyona ulaşmış durumda. Geniş anlamda işsizlik rakamları içinse 18 milyondan söz ediliyor. TÜİK Nisan 2020 verilerine göre, Türkiye’de çalışabilir nüfus yaklaşık 62 milyon; çalışan nüfus ise 25,6 milyon… Yani, çalışabilir nüfusunun ancak % 41’ine iş bulabilen bir ülkeden bahsediyoruz. Kısa çalışma ödeneği ile ücret desteği alanları da çalışan rakamlarından düşerseniz, çalışabilir her 100 kişiden ancak 35’inin işinde olduğunu görürsünüz. Üstelik salgının etkisi daha bu rakamlara tam anlamıyla yansımadı. Bu gerçekler ışığında, Türkiye’nin benzeri görülmemiş bir işsizlik ve yoksullaşma sürecine doğru gittiği açıktır. Bu vahim tablo, dayanışma örgütlerine ihtiyacın artarak devam edeceğini göstermektedir.

Yaptığınız çağrılara ne gibi yanıtlar aldınız ve kat ettiğiniz yol hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dayanışma çağrımızı yayınladığımızda, yoğun ilgi gördük ve destek bulduk. Sosyal medya hesaplarımızı ve web sayfamızı devreye aldıktan sonra, kısa sürede yüzlerce İzmirli çağrı metnimize katıldı. İnsanların sokağa çıkamadığı, evine kapandığı günlerde dijital iletişime ağırlık vermek çok işe yaradı. Desteğe ihtiyaç duyanlara ve destek vermek isteyenlere hızlıca gıda ulaştırabildik. Halihazırda kötü koşullarda yaşayan sığınmacılara da destek sağlamak için çaba gösterdik. Altını çizmek gerekir ki yerelden dayanışma örgütlemekte tecrübeli yapıların bulunduğu yerlerde daha hızlı yol aldık. Krizin etkisini en ağır yaşayan kesimlere gelince, kadınların ve çocukların çok derinden etkilendiğini söyleyebilirim. Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu ile yaptığımız iş birliğini bu yüzden çok önemsiyorum. Arkadaşlarımız, mahalleli kadınlarla sıcak ve kalıcı ilişkiler kurdu. Başardıklarımızı böylece özetleyebilirim fakat yolun çok başındayız. Yoksulluk o kadar yaygın ve derin ki, devletin topluma sadaka dağıtma anlayışını aşacak, daha etkin ve yaygın çalışacak, ihtiyaç alanlarına göre yaratıcı çözümler üretecek daha nice dayanışma deneyimlerine ihtiyaç var.

İzmir Dayanışma Gönüllüleri olarak pandeminin geldiği süreç ve sonrası için neler planlıyorsunuz?

Maalesef krizden yakın bir zamanda çıkış görünmüyor. Bilim kurulu işlevini kaybetmiş durumdayken gerçek vaka sayısının, açıklanandan en az on kat fazla olduğu da nihayet açığa çıktı. Nihayet diyorum, çünkü Sağlık Bakanlığı verilerine inanan kalmamıştı. Sonunda, bakanlık da verilerin gerçekçi olmadığını teyit etmiş oldu. Bu olumsuz tablo dayanışmaya olan ihtiyacın artarak devam edeceğini gösteriyor. Biz de buna göre davranmalıyız. Dayanışma örgütlenmesini geliştirecek yeni adımlar atmak istiyoruz. Bu doğrultuda, çok sayıda dayanışma gönüllüsünün fikrinden, enerjisinden, imkânından yararlanabilmek adına bir “Dayanışma Meclisi” oluşturmayı hedefliyoruz. Her kesimden geniş katılımlı bu meclisin çalışmalarımıza güç katacağını düşünüyoruz. Pandemi nedeniyle meclis tarzı çalışmalarda sıkıntı olacağı açık ama bunu da aşmanın yolunu bulacağız. Dayanışma tek merkezden, tekil bir kurum üzerinden veya birkaç kurumla yürütülebilecek bir şey değil. Ancak duyarlı insanların öncülüğünde, “ben ne yapabilirim” sorusuyla oluşabilecek bir hareket. Dolayısıyla dayanışmayı kuracak olan biziz, hepimiziz. Peki, bu nasıl olabilir? Hemen şimdi, en yakınınızdan başlayarak dayanışmayı başlatıp, geliştirebilirsiniz. Kimseden görüş, onay almaya ihtiyacınız yok. Sizin de yakınınızda desteğe ihtiyacı olan bir aile, kadın veya çocuk mutlaka vardır. Onlara ulaşın, ihtiyaçlarını belirleyin. Yanınıza sizin gibi düşünen yakınlarınızı, dostlarınızı alın; olanaklarınızı, yeteneklerinizi birleştirin ve iş bölümü yapın. Desteğinizi düzenli ve uzun süreli planlayın. Bu desteği yol yordam göstermekten tutun da, ayni veya maddi destek sağlamaya kadar çeşitlendirebilirsiniz. Yeter sayıda dostu bir araya getirebilirseniz, toplumdaki yaralı bir noktaya ilaç olmuşsunuz demektir. İşte şimdi “dayanışma sizsiniz”. Biz buna, şimdilik “Tanış Dayanışması” diyoruz. Bazen üç, bazen beş, bazen de sekiz-on kişinin bir araya gelip oluşturduğu, doğrudan sorun çözmeye yönelik, yerel ve gerçek dayanışma birimleri bunlar…
Binlerce tanış dayanışması birimi oluştuğunda toplumda ortaya çıkacak gücü düşünün. Kurumlar çoğu durumda bir defalık destek veriyor ama cana dokunan, etkili yapılar olarak tanış dayanışması birimlerinin büyük fark yaratacağını biliyoruz. Bu bakış açısından hareketle tek kişilik dayanışma gönüllülerinin, tanış dayanışma birimlerinin, sanatçıların, sivil toplum örgütlerinin ve belediyelerin birlikte inisiyatif alması gerekiyor. Bu krizden çıkabilmek için hepimizin yapabileceği bir şeyler var. Yeter ki yan yana olalım, dayanışmayı yükseltelim.

İzmir Dayanışma Gönüllüleri

PLA+FORM dergisindeki söyleşiye erişmek için: